Köpeğe ayrılmış 170 sayfalık dergi
14/11/2008 · Kategori: jjk

Köpeğe ayrılmış 170 sayfalık dergi
Köpekler ve köpekgillerin diğer üyeleri, insanlığın tüm kültürlerinin mitlerinde, masallarında ve sanat eserlerinde yer alır. Çünkü köpek evcilleştirilen ilk hayvandır ve 10 bin yıldır insanla içli dışlıdır.
Köpekler hiç zorluk çekmeden iki dünyada yaşarlar: Kendilerinkinde ve bizimkinde. Üç ayda bir yayınlanan P Dünya Sanatı Dergisi, 49. Güz sayısını "Köpek ve Sanat" konusuna ayırmış. 170 sayfalık dergide;
Kültürlerde ve İnançlarda Köpek, Yunan ve Roma Mitolojilerinde Köpek, Hıristiyan Sembolizminde Köpek, Türk Resminde Köpek, Köpekler ve Kadınları, İstanbul'un Köpekleri gibi pek çok konu başlığı var. Biz içlerinden, Şule Aksoy'un kaleme aldığı Şamanizm'den İslam'a Türkler'in Yaşamında Köpek ile Catherine Pinguet'in yazdığı Şehrin Başıboş Köpekleri isimli konuları seçtik ve derledik.
ŞAMANİZM'DEN İSLAM'A TÜRKLERİN YAŞAMINDA KÖPEK
Orta Asya eski Türk boylarında inanç düzeni Şamanizm üzerine kurulmuştu. Şaman davulunun üzerine kötü ruhların yaklaştığını Şaman'a haber verdiğine inanılan kara ve ala renkli iki köpek resmi yapılırdı. Şaman giysisi üzerine de çeşitli metallerden yapılmış süs motifleri ve hayvan figürleri konulurdu. Bu hayvan figürlerinin kullanılmasındaki amaç, Şaman'ın o hayvanların yapabileceği kötülüklerden korunmasıydı. Yine Şaman giysisi üzerinde bulunan metalden yapılmış yassı köpek figürleri ise köpeğin dost, koruyucu ve yol gösterici olmasından kaynaklanıyordu. Ayrıca Şamanizm'de köpeğin, bulunduğu toplulukta ölümü önceden hissettiğine inanılır.
Orta Asya'nın ürkütücü büyüklükteki steplerinde yaşayan Türklerin bu uçsuz bucaksız doğadaki en yakın yoldaşları olan köpeklerin, onların inanç sistemlerinde önemli ve vazgeçilmez bir figür olarak yer alması kaçınılmazdı. Şamanizm'de yer alan pek çok olgu, Türklerin Müslümanlığı kabul etmesinden sonra da devam etti, göçlerle Anadolu'ya kadar taşındı.
Bugün Anadolu'daki pek çok Türkmen köyünde köpek uluması kötü bir olayın habercisi olarak kabul edilir. Yine bu köylerde dokunan kilimlerde görülen, Şamanizm'den kalan koşan köpek figürü, köpeğin kötü ruhların peşinden koşup onları kaçırttığı inancının bir yansıması.
Orta Asya Türkleri'nin köpek figürü ile olan bağları dünyaya kazandırdıkları "On İki Hayvanlı Türk Takvimi"nde de karşımıza çıkıyor. On İki Hayvanlı Türk Takvimi, bir ay ve güneş takvimi. 60 yıllık devreleri ile Göktürkler'de, Uygur, Tuna Bulgar ve İtil Türkleri'nde kullanılmış. Sistemin on birinci yılı, Köpek (İt veya Barak olarak da adlandırılır) yılı.
Türklerin İslámiyet'i kabul edişinden sonra köpeğe yaklaşım, bu yeni dinin kuralları ile yavaş yavaş değişti. İslám inancına göre köpeğin av, ziraat, bekçilik, koruyuculuk gibi amaçlara hizmet etmesi için beslenmesi ve bulundurulması uygun görülür, bu sebepler dışında evde bulundurulması hoş karşılanmaz. Ancak yine de köpeğin sadık bir dost ve yoldaş olduğu hiçbir zaman yadsınmamış. Kur'an-ı Kerim'in 18. Kehf suresi 9.26. áyetlerinde "köpeğin çok sadık bir hayvan" olduğunu vurgulayan Yedi Uyurlar kıssasına yer verilmiş.
İSTANBUL'UN SOKAK KÖPEKLERİ
İstanbul'a gelen Batılı gezginler, sokaklarda gördükleri başıboş gezen köpek sürüleri karşısında duydukları şaşkınlığı ve bu şaşkınlığa genellikle eşlik eden kınamayı, yazılarında dile getirmişler. Kimileri bunları parya olarak nitelendirmiş (dokunulmayan anlamında), ayrıca köpeklerin çok sayıda olduklarından ve etrafı temizledikleri için kentlilerle iyi geçindiklerinden söz edilmiş. Köpekler, atıkları karıştırarak hayatta kalmanın yolunu buluyorlardı gerçekten. Ama kent sakinleriyle mahallelerinde yaşayan köpekler arasındaki karmaşık ve geniş ilişki ağını açıklamak için bu bağ yeterli değil. Bu ilişkiler, inançlarla da besleniyordu (bir hayvanı beslemek ya da bir hayvana su vermek, övülecek bir davranış kabul ediliyordu ve bu durum köpek için de geçerliydi), insanlar köpeklere alışıktı ve aralarında karşılıklı bir alışveriş söz konusuydu. 19. yüzyılın ikinci yarısında Doğu'yu ziyaret eden Avrupalıların bu tablo karşısında şaşkınlık duymaları da kolayca anlaşılabilir: Yaşadıkları ülkelerdeki şehirlerde başıboş dolaşan köpeklerin kökü tamamen kazınmıştı ve hayvanın köklerinin saflığı bu dönemde büyük bir kaygı konusuydu hatta bu bağlamda yeni bir sözcük üretilmişti: "Pedigree", yani safkan bir hayvanın soyağacı.
1910 yılında, İstanbul'da yaşayan tüm köpekler toplanarak, insan yerleşimi bulunmayan Sivriada'ya götürüldüler ve burada birbirlerini yiyerek peş peşe öldüler. Dönemin Belediye Başkanı, Cemil Topuzlu, otuz bin köpeğin bu şekilde ortadan kaldırıldığını yazıyor.
İstanbul'daki başıboş köpekler öldürülürken Batı'dakiyle aynı amaçlar güdülmüştü ama uygulanan yöntem daha önce ne görülmüş ne de duyulmuştu. İstanbul'daki Pasteur Enstitüsü'nin müdürü Dr. Remlinger gibi Batılılar bu uygulamaya isyan ettiler ve hatta öldürme işini mekanik bir şekle sokarak, etkili ve kárlı (!) hále getirmeyi teklif ettiler. Aslında ada konusundaki kararı yeni Türk yönetimi vermemişti. Bu fikir II. Mahmud döneminde ortaya atılmış ve Abdülaziz döneminde de tekrar gündeme gelmişti. Ama projenin uygulanması, II. Abdülhamid döneminden bir yıl sonrasına kadar ertelendi.
